MARTIN SCORSESE: İNANÇ,SUÇ VE AMERİKA

Hem popüler sinemanın içinde kalıp hem de “Great”, “Masterpiece” diyebileceğimiz işler çıkaran kaç yönetmen var ki. Dünya’da artık bir kısım sinemacılar kimsenin iplemediği bireysel sorunlarına ve sıkıcı karelere odaklanırken bir kısım da sabun köpüğü gibi dağılıp gidecek belli ki arka plan da bir ekonomisi ve para hesaplarının ince ince hazırlandığı içi boş filmlerin dümenine geçmiş vaziyetteler.

Ama Scorsese ve belli açılardan Kubrick’in filmografisinde hissettiğimiz o “işte ne kadar güzel bir film izledim, kaliteli oyunculuklar, ne güzel kurgu geçişleri” dediğiniz ve devasa olaylar, hikayenin içinde kaybolup gitmeler ve hem büyük bütçeli, star oyuncuların yer aldığı ama ucuz ve klişe sarmalında debelenmeyen işler çıkarmak, herkesin yapmak isteyeceği böyle film çekmek lazım dediği filmler. Sinema dünyasının entelektüel kısmı bazen işi abartıp film-sinema sektörünün seyirci ve eğlence kısmını atlayıp tamamen kendi içine gömülüp sırtlarına da “Arthouse” çulunu geçirip her şeye kulak tıkadıkları oluyor. İnsan The Godfather izlediğinde (işte benim yukarda anlattığım tarife tam olarak uyan film budur), büyük bütçeler, “Blockbuster” bir iş, yıldız veya yıldızı parlayacak oyuncular, devasa setler, büyük hikayeler ve büyük adamların büyük anlaşmazlıkları ama tüm bunları müthiş bir yönetmenlik becerisi, sanatsal film kıvamında teknik ve objektifler, müzikler derken karşımıza bir başyapıt çıkıyor ya da Woody Allen’in benim hiç çekemediğim dediği “Great Filmler”.

Martin Scorsese işte bu ayarı tutturabilen filmler çekmiş bir yönetmen. Şuan Dünya’da ondan daha iyi bir hikaye anlatıcısı bence yok. Yoksa bana The Irıshman gibi 3 saat 29 dakikalık bir filmi 10 kere izletmeyi nasıl başarabilirsin ki. Sinema da, sinemayı geçtim herhangi bir hikaye anlatım formunda bile bence en büyük hikaye anlatıcılarından biri Scorsese.

Bu yazıda size Scorsese’nin tüm filmografisinde başat temalar ve anlatmak istediği olguların hem gözümüze direk soktuğu ana unsur olan hikaye ile hem de teknik kısımlarda sakladığı tema unsurlarının bir kolajını anlatmak olacak.

Martin Scorsese’nin filmografisi aslında hep kendisiyle ve çevresiyle alakalıydı. Amerika’da doğmuş, New York’un Little Italy mahallesinde büyümüş, Amerika’nın en önemli göçmen unsurlarından olan İtalyan asıllı ve bu sebeple Katolik bir tedrisat ve ortamda yetişmiş biri. Başlıktan da görebileceğiniz gibi ve kafanızdan Scorsese’nin tüm filmlerini de canlandırdığınızda ve Scorsese’nin kendi benliğini de kattığınızda “İnanç”, “Suç” ve “Amerika” onun Hikaye ozanlığının ana ve yan unsurları olarak karşımıza çıkmaktadır.

BÖLÜM-1: İNANÇ

Little Italy bölgesinde bir Rahip Okuluna gidiyor Scorsese hatta 16 yaşına kadar kendisi de bir rahip ve misyoner olmak istediğini söylüyor. Ama şartlar fikrini değiştiriyor. Ancak hem İtalyan asıllı olması hem de Katolik Rahip Okulu Katolikliği; İnancı hayatının ve düşüncesinin önemli bir yerinde yer almasını sağlıyor. Hele ki Katolik okulundaki ufuk açıcı bir Rahibin teşvikiyle sinema, film konularında oldukça teşvik edici rol oynaması zaten Scorsese’nin “İnanç” ve daha özelde Katoliklik bağından kopmamasına sebep oluyor. Kendisi bu “rahipten” bahsederken ailemizden bile daha önce gelen en önemli rol modeli olduğunu söylüyor.

1970'ler New York Little Italy bölgesi. Eddie Hausner/The New York Times

Scorsese gerçekten manevi yönü kuvvetli olan ve en azından inanç kısmına kafa yoran bir insan. Hemen tüm filmlerinde dini alt metinler, Kilise, günahının farkında olan yozlaşmış insanlar görürüz. Scorsese’nin The Last Temptation of Christ(1988), Kundun(1997) ve Silence(2016) filmleri İnanç temasını direkt olarak hikayenin ana unsuru olarak kullanırken diğer filmlerinde ise çeşitli göndermeler, benzetmeler, semboller ve hayatın içerisinden bahislerle karşımıza çıkarıyor.

Taxi Driver(1976) filminde ana karakterimiz Travis kendini bir boşlukta hisseden, çeşitli yollar ve amaçlar peşinde arayışların içinde savrulan bazen hayata oldukça saf ve naif bir şekilde bakan, filmin sonunda kendini küçük bir kızın hayat şartları için feda eden 20.yüzyılın New York’un da sisli, egzoz dumanlı, yozlaşmış ve Travis’in tabiriyle “kokan bir şehir” olarak tasvir edilen metropole zuhur etmiş bir “Mesih” figürü olarak bakılabilir. Cape Fear(1991) filmindeki Max’te aslında “Mesih” figürünün yoldan çıkmış bir versiyonu gibi gözükür. Erken dönem filmlerinden Mean Streets(1973) filmindeki Charlie karakteri ise “Mesih” göndermesinin ete kemiğe bürünmüş hali gibidir ve bir yandan Scorsese’nin kendisinin de yansıma gibidir aslında. Charlie(Harvey Keitel) Little Italy mahallesindeki yozlaşma ve organize suç sarmalının ortasında sorunları sürekli uzlaşma ve konuşma ile halletmeye çalışan biri olarak karşımıza çıkar. Suça ve suça sürüklenenleri, onların yöntemlerine ve bu suçun yarattığı önüne gelen her şeyi içine katıp sürükleyen bir sel dalgasına karşı “temiz yüzü, sakinliği” ile bir bent olarak kollarını açıp durmaya çalışan bir karakterdir.

İnanç temasını hikayenin ana unsuru yaptığı ilk filmi kendi köklerinin de yer aldığı ve çıktığında Katolik camiasından da dini anlamda oldukça sert eleştiriler aldığı, ülkemizde Günaha Son Çağrı ismiyle yayınlanan The Last Temptation of Christ(1988) filmidir. 1883 yılında Osmanlı Girit’inde doğmuş Yunan yazar ve şair Nikos Kazancakis ki onu biz Zorba romanıyla daha çok biliriz ama diğer önemli bir eseri olan O Telefteos Pirasmos (Ο Τελευταίος Πειρασμός) The Last Temptation of Christ romanından uyarlanan Scorsese filmi oldukça başarılı bir uyarlamadır ve bir yandan da Willem Dafoe’nin Hz.İsa rolüyle hafızalara kazınacak bir film olmuştur. Özellikle Katolik camiasında da kopan yaygara Scorsese’nin Hz. İsa’yı oldukça insani yönleriyle vurguladığı bir film olmasıdır.

Kundun(1997) filmi ile ise kendi Katolik dünyasından çok öteye gider. Film Budizmin en önemli merkezlerinden Tibet’te geçer ve Budizmin en önemli dini önderlerinden 14.Dalai Lama’nın hayatını anlatan bir filmdir. 14.Dalai Lama’nın hayatının önemi ise Çin’in Tibeti istila etmesi ve Mao önderliğinde başlatılan “Kültür Devrimi” “Sol-Materyalizm” ile dinin karşısına çıktığı bir süreçte yaşayan Budizm önderi olmasıdır. Scorsese filmde derin bir maneviyat sunar izleyiciye hatta The Last Temptation of Christ filmindeki Hz.İsa’nın insani yönlerinin yansıtıldığı karakterinin aksine 14.Dalai Lama insanlıktan çıkarılıp ve bir nevi yükseltilip manevi bir ikon olarak yansıtılır. Scorsese’nin Katolik okulunda öğrendiği Hristiyan Azizleri veya bizim topraklarımızda dinlediğimiz Evliyaların hikayelerindeki bir “Aziz”, “Evliya” gibidir 14.Dalai Lama. Belli ki Scorsese üstat, bu kendisine çok uzak kültürdeki bu dine, pratiklerine, atmosferine ve 14.Dalai Lama’ya hayran olmuş ki onun insani yönünü filmde pek yansıtmamış aksine mükemmel bir form olarak sunmuş. Yani Günaha Son Çağrı’da Hz. İsa karakteri mükemmelliği arayan, çevresindekilere mükemmel ve günahsız bir insan olma çabasını etrafındaki bir avuç insan topluluğa göstermek isteyen bir insanın dramatik çabasını anlatırken, Kundun filminde 14.Dalai Lama karakterine insan formunda mükemmel bir varlık olarak yaklaşmış ve yansıtmıştır. Belli ki Scorsese 20.yüzyılın sonlarında çektiği ve iyice artan Hedonizm-Materyalizm sarmalındaki Dünya’ya(filmde bu Madde ve Materyalizm ruhu ile saldıran Mao olarak cisim bulur) manevi bir arayış ve duruş olarak Scorsese 14.Dalai Lama’yı dramatik insan kusurlarından arındırıp bir manevi simge olarak konumlandırmasına sebep olmuştur belki de.

Silence(Sessizlik-2016) filmi ise yine İnanç temasını hatta Katolik Dünyasından bir hikaye olan 17.Yüzyılda iki Portekizli Cizvit Rahibinin Japonya’ya misyonerlik faaliyeti için giden ve kendisinden haber alınamayan başka bir Cizvit Rahibinin peşine düşme serüvenin anlatan bir filmdir. Hikaye böyledir ama iki genç rahibimiz ve özellikle Andrew Garfield(Rodrigues)’ın canlandırdığı rahibin Japonya’nın soylu ve yönetici elitinin Hristiyanlığı ve dış dünyaya karşı kendince sebepleri ile Hristiyanlara zulümlerine şahit olan ve bizzat bunlara maruz kalarak yolculuğu boyunca çeşitli sorgulamalarını izlediğimiz bir manevi yolculuk hikayesidir. Rahip Rodrigues, Japon soylularının zulümlerini ve yöntemlerini Hz. İsa’nın tıpkı ilk zaman İsevilerine karşı Roma’nın zulümlerinde olduğu gibi özdeşlik kurduğu ve “Tanrı” ile sürekli yakarışlarla bir ruhani yolculuğu da resmeden bir film. Peder Rogrigues “Mesih”‘in hikayesinin bir benzeri yaşar ve benzer yolculuk bir yerden sonra fiziki benzerliğe kadar ulaşır. (Belli ki Andrew Garfield’ın uzun saçlı ve sakallı halinin Hz. İsa ikonaları ile bire bir benzer olması rol için onu öne çıkarmış)

Martin Scorsese’nin İnanç ile ilgili bu meselesi işin Teknik kısmına da yansır. Sinemada karakterleri ve olayları bazen yakın bir açıdan ama genel de ise geniş bir planda yukarıdan çeken ve “God’s Point” yani Tanrı’nın Bakış Açısı çekim tekniğini de Scorsese oldukça fazla bir şekilde filmlerin de kullanır. Biz seyircileri filmdeki karakterlerin ahlaki ikilemlerini ve tercihlerini, günahlarını Tanrı’nın bakış açısından gözlemlememizi sağlayıp seyirciyi de büyük resmi görmeye itip seyircinin kendisini de kendi ahlaki değerlerini dönüp bakmasını sağlamayı amaçlar belki de. Bu çekim tekniği ile Scorsese filmdeki olan bitenlere sadece seyircinin değil Tanrının da yukardan baktığı izlenimini yaratır. Yani kimse görmese de “Allah görür.”

BÖLÜM-2: SUÇ

Little Italy muhitinde büyümek, İtalya Mafya geleneği. Scorsese yine kendi ile alakalı bir olgudan ortaya çıkan ve filmlerinde ana temalarından biri olan Suç. Organize Suç ve Mafya Scorsese’nin bize ustalıkla sunduğu bir başka konudur.

Taxi Driver, Gangs of New York, The Wolf on the Wall Street filmleri ile Suça ve şiddete bulaşmış bir dünyayı ve para-şöhret ağındaki suç ilişkileri gözler önüne serer. Mean Streets, Goodfellas, Casino, The Departed ve The Irıshman filmleri ile Organize Suç ve Mafyayı en iyi ayrıntılarıyla ve en mahremine uzanacak kadar gösterir. İzleyici de sanki o suç ağındaki bir “wiseguy” olarak hissedecek şekilde gerçekçi bir şekilde anlatır.

Mean Streets filmi ile kendisinin de büyüdüğü Little Italy bölgesindeki Organize Suçu anlatır. Henry Hill’in gerçek hayat hikayesini anlattığı Goodfellas filmi Organize Suç ve Mafyayı anlatması bakımından herhalde The Godfather’a en yaklaşan filmdir. Casino filmi ile Mafyanın Las Vegas ağını inceler ve sadece organize suç olarak değil “Kumar” dünyasının da en ince tüyolarını seyirciye gösterir. The Departed filmi ile -ki bir Uzak-Doğu filminin uyarlamasıdır, Boston’da ki İrlanda Mafyasını anlatır ve bu film de Organize Suç kavramını hem Mafyanın hemde Organize Suçla mücadele eden adli birimlerin gözüyle anlatır. Yakın zamanda ki The Irıshman filmi ile Mafyanın derin ilişkilerini, siyasi-politik olaylara etkilerini meşhur sendikacı Jimmy Hoffa ve ABD Başkanı Kenndy suikastı çevresinde anlatır.

Scorsese’nin Suç ve daha özel de Organize Suç temasındaki anlatımında beni etkileyen şey olmasa da olur diyeceğiniz bir sahne, bilgi veya ayrıntıları her şeye rağmen filme yedirmesi. İnsan bu filmleri izleyince sanki Mafyaya ve suç örgütü üyelerine bir methiye ya da övgü belki özendirme gibi eleştirilen geldiğini görüyor. Bence alakası yok ama bu eleştirilerin gelmesi bence bu filmlerinin en büyük başarısı zaten. Ki bir röportajında “Genç ve aptalsanız suç ilk başta çekici gelir” demiştir. İnsan bu topluluklara neden katılır, neler hisseder, şiddet ne durumdadır, yükseliş ve düşüşler ve dediğim gibi her şeyden öte filmdeki ayrıntılar. Goodfellas’ta hapishane sahnelerindeki “yemek en önemli şeydir” sekanslarında Paul’un jiletle sarımsak doğramısının gösterilmesi boş gelebilir ama hayranlıkla bakarım bu sahneye ve mevzuya.

BÖLÜM-3: AMERİKA

Scorsese filmlerine bütüncül bakıldığında bizlere Amerika’yı anlatır. Amerika’nın 3 Temel sac ayağı olabilecek kavram olan Kilise-Suç-Para/Şöhret, filmlerinin temelidir. İşin İnanç ve Suç kavramından zaten bahsettim, Para/Şöhret kavramı da zaten hepimizin aşina olduğu bir diğer kavram olan “Amerikan Rüyasıdır”. Parıltılı hayatlar, rüyalar ülkesi, Şan-şöhret, havada uçuşan dolarlar, Hollywood Yıldızları. Scorsese filmlerinde Ünlü isimlerin yükseliş ve düşüş hikayelerini, parıltılı hayatlarını, bilardodan boksa borsadan televizyona kadar Amerikan yaşam tarzının tüm bileşenleri masaya yatırır.

Para/Şöhret kavramı ile Amerika anlatsa da, Tarihsel ve dönem filmleriyle de Amerikan tarihinden önemli kesitleri bizlere anlatır. New York Çeteleri filmi ile İç Savaş öncesi dönemde New York tasviriyle şiddetin kol gezdiği, çetelerin birer derebeyi havasında takıldığı ve göçmenlik olgusuyla anlattığı filmdir. The Age of Innocence filmi ile Amerikan yüksek sosyetesinin gözünden İç Savaş sonrası Amerika’yı gösterir. The Aviator filmi ile 2.Dünya Savaşı sonrası Amerika’yı bir Havacılık ve Sinema Tutkunun gözünden önümüze serer. The Irıshman filmi ile Soğuk Savaş Dönemini Kennedy Başkanlığı sıralarında Amerika’yı anlatır. Son filmi Killers of the Flower Moon ile 1920’ler Amerika’sında geçen Yerliler-Beyaz Adam, Petrol ve Amerika’nın en büyük adli birimlerinden FBI’ın kuruluş aşamasını anlatır. Amerika’nın 100-150 yıllık senede kat ettiği mesafeyi farklı zümrelerin gözünden, farklı türlerdeki filmlerle, farklı atmosfer ve görsel yapılarla bizlere sunar.

Amerika’nın bazen insanların gözündeki bir başka canlanan mevzusu olan Para/Şöhret konusu da Scorsese’nin gözünden kaçmaz. Kızgın Boğa filmi ile Jake La Motta’nın boksörlük dünyasındaki hikayesi anlatılır. The King of Comedy filmi zaten tamamen şöhrete ve ünlü bir figüre duyulan obsesif bir takıntı halindeki sıradan bir adamın hikayesi Amerikan Şov ve Eğlence Dünyası ile birlikte anlatılır. The Wolf on the Wall Street, ünlü Borsacı Jordan Belfort’un yaşamının bir kısmını tüm ayrıntılarıyla didik didik eder.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir